hakka davet, davet hakkka, hakka davet sitesi, hakka sitesi davet, davet sitesi hakka, namaz, namaz ile ilgili bilgiler, taharet, tasavvuf, tasavvuf nedir, abdest, abdest nedir, abdestin farzları, abdestin sünnetleri, itikat, temel itikat bilgileri, allahın sıfatları Hakka Davet - Namazın Farzlarının Manevi Yönü
   
  Hakka Davet
  Namazın Farzlarının Manevi Yönü
 

Namazın Farzlarının Manevi Yönü

 
Taharet: Namaz kılacağın yeri temizlemen, sana uzak olan bir yeri temizlemen demektir. Sonra, elbiseni temizlemendir ki bu yakın olan kılıfını temizlemen demektir. Sonra, vücudunu temizlemen gelir ki, bu da en yakın kabuğundur. Fakat senin zatını teşkil eden, özün olan kalbini temizlemekten de gafil kalmamalısın. Onu tevbe ile günahlardan pişmanlık duyarak, bir daha bu günahları yapmamaya niyet ederek temizlemeye çalışmalısın. Çünkü insanın maneviyatı, kalbin temizlenmesi ile düzelebilir. Çünkü kalp Allah-u Zülcelâl'in nazargahıdır. 

Avret Yerini Örtmek: Avret yerini örtmek, bedenin çirkinliklerini insanların gözlerinden saklamaktır. Bunun bir de ruhu ve sırrı vardır ki, içindeki çirkinlikleri Allah-u Zülcelâl'in nazarından saklamaktır. 

Hiçbir şeyin Allah-u Zülcelâl'in nazarında gizliliği yoktur. Onun için kalbi çirkin vasıflardan temizlemek gerekir. Kalbin bu çirkinliklerden temizmenmesi de tevbe ederek, yaptıklarından pişman olmak ve bir daha pişmanlık doğuran hata ve günahları yapmamaya azmetmektir. 

Hiç Olmazsa korku ve hayadan dolayı bir perde yaparak onunla örtünmek suretiyle; kalbi kırık, boynu bükük ve utangaç olarak Allah-u Zülcelâl'in huzuruna çıkılmalıdır. Tıpkı efendisinden kaçmış bir köle gibi, kalbi pişmanlıkla dolu olduğu halde, büyük bir korku ve mahcubiyet içinde olmalıdır. 

Kıbleye Dönmek: Kıbleye dönmenin zahiri manası, yüzünü bütün yönlerden tek bir yöne çevirmektir. Hakikati ve ruhu ise iki âlemde olan şeylerden yüz çevirip Allah-u Zülcelâl'e yönelmektir. Böylece kişi de tek cihetlik manası bulunur. Zahiri olarak nasol ki kıble bir ise hakiki kıble de birdir. O'da Allah-u Zülcelâl'dir. Düşünce vadisinde başıboş dolaşan kalp, yüzünü çeşitli yönlere döndüren kimse gibidir. Namazı şeklen kılarak, kalp yüzü Allah-u Zülcelâl'den çevrilince, yani çeşitli düşüncelere yönelince, namazın hakikati batıl olur. Namazın ruhunun batıl olmasının zararı kişi için kapanması çok büyük bir yaradır. Zira zahir, maneviyatın kılıfıdır. Ancak önemli olan kılıf değil, kılıfın içinde bulunandır. 

Niyet: Niyet, Allah-u Zülcelâl'in rızasını umarak, azabından korkara, O'na yaklaşmayı isteyerek, günahların çokluğuna rağmen kendisine yalvarmak için izin verdiğini bilerek, O'nun namaz emrine uymak, namazı tamamlamak için Allah-u Zülcelâl'in emrine icabet etmeyi kasdetmektir. 

Onun için mü'min olan her insanın, içinde Allah-u Zülcelâl'e niyaz etmenin kadrini büyütmesi lazımdır. Kime yalvardığına, nasıl yalvardığına, ne ile yalvardığına bakmalıdır. İşte, o anda hayâ ve edebinden dolayı alnının terlemesi, dehşetten eklemlerinin sarsılması, korkudan da yüzünün sararması lazım gelir. 

İftitah Tekbiri: Tekbirin manası şudur: "Allâh-u Zülcelâl her şeyden büyüktür." O hade dilin söylediğini kalbin yalanlamaması gerekir. Eğer kalbinde Allah-u Zülcelâl'den daha büyük bir şey varsa, arzuların Allah-u Zülcelâl'in emrinden daha üstünse, Allah-u Zülcelâl'den daha çok isteklerine boyun eğiyorsan, sen istek ve arzuların yüceltmişsin demektir. 

Bundan dolayı da "Allâh-u Ekber" sözü ancak dilde kalır. Kalp, diline yardım etmekten aciz ve geri kalır. Tevbe ve istiğfar olmazsa, Allah-u Zülcelâl'in keremine ve bağışlamasına ümid olmazsa, tehlike ne kadar da büyüktür. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl kullarına şu ayet-i kerimede ne kadar da güzel güvence vermiştir: "Allah kullarına kafi değil midir...." (Zümer; 36)

Kıyam: Kişinin gönlüne tevazu, boyun büküklüğünü akıtmış, baş olma ve büyüklük taslamaktan azat olmuş bir halde ve kalbi ve bedeni ile Allah-u Zülcelâl'in huzurunda durması, kıyamet gününde hesaba çekilmek için her şeyi görüp bilen Allah-u Zülcelâl'in huzurunda kıyamda bulunmanın dehşetini andırır. 

İşte, insan o anda her şeyine vâkıf olan Allah-u Zülcelâl',n huzurunda durduğunu çok iyi bilmelidir. Onun için eğer Allah-u Zülcelâl'in heybetinin mahiyetini bilmekten aciz ise en azından bir padişahın huzurunda nasıl duruyorsa, Allah-u Zülcelâl'in huzurunda da öyle durmalıdır. 
Kıyamın manası kalbi, huzur içerisinde Allah-u Zülcelâl ile beraber olmaya teşvik etmektir. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi veselem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Namaz kılan, etrafına iltifat etmetdikçe Allah-u Zülcelâl ona yönelir." (Ebu Davud, Nesai, Hâkim)

Eğer kalp, namazda başka şeylere iltifar ederse, kendisine gelmesi için Allah-u Zülcelâl'in her hareketine vakıf olduğunu; gafletle niyaz ettiği zaman, niyaz ettiği zata değer vermeyişinin çirkinliğini kalbine hatırlatmalıdır. Kalbine huşuyu yerleştirmelidir. Şüphesiz hem içi hem de dışı sağa sola sevirmekten kurtarmak huşunun meyvesidir. 

Manevi azalar huşuya erdiğinde, dış azalar da huşuya ulaşır. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem namaz kılan bir adamın namazında sakalını kaşıdığını görünce şöyle buyurmuştur: "Dikkat ediniz! Eğer bu adamın kalbi huşulu olsaydı, onun uzuvları da elbette huşuya kavuşurdu. Çünkü güdülen güdenin hükmüne bağlıdır." (Tirmizi) Bundan dolayı da hep şöyle dua ederdi: "Ya Rabbi! Güdeni de (kalbi de) güdüleni de (vücudu da) ıslah et." 

Duadaki "yüz"den murad, insanın çehresi değildir. Çehre ancak kıble yönüne çevrilebilir. Hâlbuki Allah-u Zülcelâl cihetlerle sınırlandırılmaktan beridir. İnsanın "çevirdiğm" dediği yüz, gönül çehresidir ki, bütün gökleri ve yeri yaratan Allah-u Zülcelâl'e çevirmektir. 

O halde kalbine çok iyi bakmalıdır. Kalp şehvetlerin peşinde, isteklerine, ev ve çarşı ile ilgili düşüncelere mi yönelmiş, yoksa Allah-u Zülcelâl'e mi? Münacatı açarken, söylediği ilk sözüün yalan olmasından sakınmalıdır. Kalp yüzünün Allah-u Zülcelâl'e yönelmesi ise ancak onu masivadan çekmekle gerçekleşir. Onun için her halukârda kalbini Allah-u Zülcelâl'e yöneltmeye gayret etmelidir. Eğer kalbini sürekli olarak Allah-u Zülcelâl'e yöneltmeezse bu duayı okurken uğraş sarf etmelidir. Ki ancak o zaman sözünde samimi olabilir. 

Namaz kılan kimse, istiftah duasını okuduktan sonra, şayet imam ise gizli olarak Besmele çeker. Sabah namazının iki rekât farzında; akşam namazının ilk iki rekâtında ve yatsı namazının farzının ilk iki rekâtı ile cuma namaz ve bayram namazlarında, aşikâr (açıktan) olarak Fâtiha suresini okur. Eğer Şafii ise Besmele'yi de aşikâr olarak okur. 

İmamın arkasındaki "muktedi" (İmama uyan) kimse kıraat okumaz. Ancak Şafii ise okur. Yine İmama uyan kimse, İmam "veleddallin" dediği zaman, gizli olarak "âmin" der. Eğer Şafii ise aşikâr olarak "âmin" der. 

"Eûzu billahi mineş şeytanir racim." (Kovulmuş olan şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım.") derken, kişi, şeytanı düşmanı olarak bilmelidir. Bir secde yapmayıp lanete uğradığından dolayı, insanın Allah-u Zülcelâl ile konuşmasını, O'na secde etmesini çekemez. Kulun kalbini Allah-u Zülcelâl'e yöneltmekten men etmek için pusuda bekler. Şeytandan Allah'a sığınma, yalnız söz ile değil, şeytanın hoşlandıklarını terk etmekle, onun sevdiklerinin yerine, Allah-u Zülcelâl'in sevdiklerini koymakla olur. 
   Şeytanın hilelerinden bazıları şınlardır: Kalbi tam namaza verdirmemek için namaz içerisinde ahireti hatırlatır, okunanların manasını anlamaya engel olmak için de hayır işlerini nasıl yöneteceğini tavsiye eder. Okunanların manasını anlamaktan alıkoyan her şey vesvesedir. Çünkü esas istenilen, dilin hareketi değil okunanların manalarını anlamaktır. 

"Bismillahirrahmanirrahim" (Rahman ve rahim olan Allah'ın adı ile) denildiği zaman, bununla bereket umarak, Allah-u Zülcelâl'in kelamı okumaya niyet edilmelidir. Besmelenin manası: "Bütün işler, Allah'ın yardımı ile yapılır." demektir. Mademki bütün işler Allah'ın yardımı ile olur; öyle ise Hamd'in Allah için olmasında şüphe yoktur. 

"Elhamdu lillahi rabbil âlemin" cümlesinin manası şudur: Hamd ve şükür, yalnız Allah'a yapılır. Çünkü bütün nimetler, Allah-u Zülcelâl'den gelir. Allah-u Zülcelâl'in gayrisinden nimet bekleyen veya kendisine yardım deninin yalnız nimeti ulaştırmakla görevli birisi olduğunu düşünmeden, hamd ve şükrü Allah' değil de o şahsı kastedenin, Allah'tan başkasına dönmmesi oranında, Besmele çekişinde ve hamd edişinde eksiklik vardır. 

"Errahmanirrahim" denildiğinde, O'nun lütuflarının çeşitleri kalbe getirilmelidir ki, rahmetini açıkça görüp de kalpteki ümit dirilip canlansın.

"Maliki yevmiddin" sözü ile Allah-u Zülcelâl'in azameti ve haşyeti kalpte hissedilmelidir. Zira bütün mülk ve saltanat O'nundur. Kalbe korkuyu getirmesinin sebebi de O'nun hâkim olduğunu, ceza ve hesap günü olan Kıyamet Günü'nün dehşetidir. 

"İyyake na'budu" sözüyle samimiyet yenilenmelidir. Manası: "Bu yaptığım ibadet yalnız sana mahsustur. İbadetimle seni kasdediyorum." 

Kul; "Ve iyyake nestein" sözü ile de acizliğini, ihtiyaç içinde bulunduğunu, her türlü kuvvet ve güçten yoksun olduğunu yeniden ifade eder. Şu çok iyi bilinmelidir ki, taat ve ibadet, ancak O'nun yardımı ile olur. Sonra, ibadet etmeye muvaffak kıldığı için Allah-u Zülcelâl'e minnet duymak suretiyle, ne istenildiği tayin edilir. 

"İhdinas siratal mustakim. Siratallezine en'amte aleyhim. Ğayri mağdubi aleyhim velê'd-dâllîn" denilir. (Yarabbi! Beni doğru yoluna hidayet et. O kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna, gazap olunanların yoluna değil.) O yol ki bizi kendi tarafına sevk eden, hoşnutluğuna çekip götürendir. 

Allah-u Zülcelâl'den, hidayet nimetini kendilerine akıttığı kimselerin yollarını isteyip, gazaba uğrattığı kimselerin yollarını talep etmemelidir. Namaz esnasında, Allah-u Zülcelâl'in kudret ve azametinden başka bir şey düşünülmemesi büyük bir ganimettir. O'nun sevabını ve rahmetini ummak da kâfidir. 

Ümit cennetin, korku da cehennemin hakkıdır. Öğüdü tutmak, öğüdün hakkıdır. Şükretmek, minnetin hakkıdır. Bunlardan gafil kalmamalıdır. Namaz, Allah-u Zülcelâl'e yaklaşmanın anahtarıdır. Kelimelerin esrar, namazda çözülür. İşte, bu da okumanın, zikir ve tesbihlerin hakkıdır. 

Namaz kılan kimse, ağır ağır kılmaya riayet etmelidir. Çünkü kelimelerin hakkını vererek okumak, anlamayı kolaylaştırır. 

Rükû: Rükû, boyun büküklüğü ve gönlün alçak olması, tevazudur. Rükuya varan kimse, Allah-u Zülcelâl'in karşısında acizliğini ve zavallılığını anlamaya çalışmalıdır. Çünkü O, büyük olan her şeyden daha büyüktür. "Semi'Allah-u limen hamideh" sözüyle, ümidin nefiste kuvvetlenmesi sağlanır ki, çünkü Allah-u Zülcelâl, kendisine şükreden kimsenin şükrün kabul eder. Bu şükrü fazlalaştırmak için de "Rabbena lekel hamd" (Hamd sana mahsustur) denilmelidir. 

Secde: Secde, Allah-u Zülcelâl;'e gösterilen tevazu ve ta'zimin en mükemmel alametidir. Nitekim Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: "Kulun Rabbine en yakın olduğu hal, secdeye varmış olduğu halidir. Artık secdede duayı çokça yapınız." (Müslim, Ebu Davud, Nesai)

Secdesiz bir namaz, namaz değildir. Allah-u Zülcelâl'in huzurunda yerlere kapanarak saygısını arz etmeyen bir insan, kulluk görevini terk etmiş, Allah-u Zülcelâl'in rahmetine kavuşma şerefinden yoksun kalmış olur. 

En değerli uzuv olan yüzü, hiçbir kıymet bulunmayan yere koymaktan maksat şudur ki; insan topraktan yaratıldı, yine toprağa dönecektir. Bu yüzden insan, yüzünü toprağa koyarak, Allah-u Zülcelâl'in azameti karşısında acziyetini belirtmektedir. Allah-u Zülcelâl'in rahmeti, kendilerini aciz ve zavallı sayanlara doğru akar. 

Rükû ve secde esnasında, başını imamdan önce kaldırmamaya dikkat etmelidir. Ebu Hureyre radıyallâh anhudan rivayet edilen bir hadis-i şerifte, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem şöyle buyurmuştur: "Biriniz, rükû ve secdelerden başını İmamdan önce kaldırdığı zaman, Allah-u Zülcelâl'in onun başını merkep başına veya şeklini merkep şekline çevirmesinden korkmuyor mu?" (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesai)

Hz. Peygamber sallâllahu aleyhi vesellen diğer bir hadis-i şerifte de şöyle buyurmuştur: "Başını imamdan önce eğen ve kaldıran bir kimsenin saçı, şeytanın elindedir." (Taberani)

Onun için namaz kılan kimse, gafil bir kalp ile, şeytanın vesvesesi ve şehevi istekleriyle, Allah-u Zülcelâl'e münacaat yapmaktan utanmalıdır. 

Teşehhüd (Namazda Oturuş): Teşehhüd'de oturan kimse edebli olarak oturmalıdır. Mülk, saltanat, temiz ahlak ve salâvatın Allah'a ait olduğu açık ifadelerle belirtilmelidir. Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi veselleme getirilen salâvatın, mutlaka ona ulaşacağı ve onun da daha üstün bir karşılıkla mukabelede bulunacağı bilinmelidir. 

Selam verirken, sağ ve sol yanak görünecek şekilde dönülmeli ve melekler, salih müslümanlar niyet edilerek selam verilmelidir ve bu ibadeti tamamlamayı nasip ettiği için Allah-u Zülcelâl'e şükredilmelidir. Nazda yapılmış olan kusurlardan dolayı, hayâ ve korku ile istiğfarda bulunmalıdır. 
Buraya kadar anlattıklarımız, kalpleri Allah korkusuyla dolu olan kimselere faydalı olması içindir. Bu kimseleri Allah-u Zülcelâl şöyle vasıflandırmıştır: "O kimseler ki namazlarında huşuya riayetkârdırlar. Namazlarını her türlü eksiklikten korur, namazlarını devamlı kılarlar." (Mü'minun; 8-9)

Kaynak: Büyük İslam İlmihâli
Muelif:
  Seyda Muhammed Konyevi (k.s) Hazretler
i



 
  Bugün 3 ziyaretçi (17 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=