hakka davet, davet hakkka, hakka davet sitesi, hakka sitesi davet, davet sitesi hakka, namaz, namaz ile ilgili bilgiler, taharet, tasavvuf, tasavvuf nedir, abdest, abdest nedir, abdestin farzları, abdestin sünnetleri, itikat, temel itikat bilgileri, allahın sıfatları Hakka Davet - Dinin Kaynakları ve Hükümleri - Alakalı Sualler
   
  Hakka Davet
  Dinin Kaynakları ve Hükümleri - Alakalı Sualler
 

Dinin Kaynakları ve Hükümleri

Alakalı Sualler

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şerifler varken içtihada neden gerek duyuldu?

Bilindiği gibi, dünya hadiseleri sonsuz olmakla beraber Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellemin hadislerinde kelimeler mahduttur. Her hadisenin açıkça hükmünü beyan etmez. Bunun için ortaya çıkan bir hadisenin hükmünü anlamak için önce Kur’an-ı Kerim’e, sonra Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellemin hadislerine başvurulur. Bunlardan birisinde kesin hüküm beyan edilmiş ise mesele tamamdır; hadisenin hükmü Kur’an ve hadiste açıkça belirtilmemişse içtihada gidilir.

     İçtihadın ilk örnekleri de Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem, Azhab Savaşı’ndan sonra: “Kim Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsa, Kurayzaoğullarının bölgesine varmadıkça ikindi namazını kılmasın.” Buyurmuştu.

     Güneş batmaya yüz tutunca, Ashab bu sözün ifade ettiği anlam hakkında farklı görüşler savundu. Bir kısmı: “Resûlullah bu sözüyle, çabuk yol almamızı istedi.” Şeklinde görüş belirtirken, bir kısmı da: “Hayır, Resûlullah bu sözüyle, güneş batmış olsa bile, biz ancak Kurayzaoğulları bölgesinde ikindi namazını kılabiliriz demek istemiştir” diye görüş belirtmişler ve namazı güneş battıktan sonra kılmışlardı. Her iki davranışı, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi veselleme haber verildiğinde, hiçbir guruba sert tepki göstermemiştir. Bu, Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellemin yapılan içtihatları onayladığı anlamına geliyordu. İşte bu, Müslümanlar arasındaki ihtilafın ilk sebebiydi. “(Buhâri, Müslim)

    Bazı kelimelerin aynı oranda hem gerçek hem de mecazi bir anlam ifade etmeleri muhtemeldir. İmamlardan biri, kelimenin hakiki anlamını esas alırken, biri mecazi anlamını esas alır.  Allah-u Zülcelâl’in şu kelamı buna örnektir: “Boşanmış kadınlar, kendi kendilerine üç aybaşı hali beklerler.” (Bakara; 228)

    İfadenin genel anlamında geçen “Kur’u” kelimesi, farklı şekilde algılanmıştır. Dilde, bu kelimenin aybaşı hali anlamına geldiğine ilişkin kanıtlar olduğu gibi, aybaşı halinden temizlenme anlamına geldiğini gösteren kanıtlar da vardır. İşte müctehid imamlar, bu ve buna benzer kelimelere ilişkin belagat ilmine (dilbilim) bağlı olarak, farklı görüşleri ileri sürmüşlerdir. Bu kelimeye İmam-ı Azam, hayız manasını, İmam-ı Şafii ise temizlik manasını vermiştir. İşte, bu iki mana, farklı hüküm verilmesine sebep olmuştur. Her iki mezhebin görüşü de bir delile ve ictihada dayandığından dolayı, her ikisi de doğru kabul edilir.

    Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: “Ey İman edenler! Namaz kılacağınız zaman yüzünüzü ve dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın. Başınızı meshedin ve ayaklarınızı topuklarına kadar yıkayın.” (Mâide; 6)

    Şafiilere göre abdestte başın çok az bir kısmını meshetmek, Hanefilere göre dörtte birini meshetmek, Malikilere ve Hanbelîlere göre ise başın tamamını meshetmek gerekir. Bu mezheplerin her birinin görüşü de ictihada dayanır. Ayette meshedilmesi gereken miktar belirtilmediğinden, dördünün görüşü de doğrudur. 

      Buradaki ictihadların hikmeti, Allah-u Zülcelâl’in kullarına karşı rahmet ve merhametidir. Ayetlerin farklı farklı anlaşılması, bunun neticesinde hak mezheplerin ortaya çıkması, ümmet için bir rahmet olmuştur. Eğer Rabbimiz her şeyi açık olarak Kur’an-ı Kerim’de bildirseydi, öyle yapmak artık farz olurdu. Yapmayanlar günaha girer, inkâr edenler ise dinden çıkardı. Oysa ictihad neticesinde verilen hükmü kabul etmemek, kişiyi dinden çıkarmaz. Kişi, dört hak mezhepten birinin görüşüyle amel edebilir.

İki mezhebin birbirine zıt hükümleriyle amel edip telfik yapmak caiz midir?

İlk önce telfik kelimesini açıklamakta fayda vardır. Telfik lügatta; kumaşın iki parçasını dikmek, uydurmak, eli boş dönmek ve katılmak manalarına gelmektedir. Usul-i Fıkıhta ise taklit yoluyla bir meselede iki veya daha fazla mezhebin farklı hükümlerini birleştirerek tatbik etmek, şeklinde tarif edilmiştir.

     Yapılan bir telfik, icmaya muhalif ise caiz değildir. Mesela; İmam-ı Malik’e göre, nikâhın rüknu kızın velisinin iznidir ve şahit bulundurmak da müstehaptır.  Hanefi mezhebine göre; iki şahit nikahın rüknüdür ve velisinin izni de şart değildir. Buna göre bir kimse, Hanefi mezhebinin ictihadını, şahit konusunda da İmam-ı Malik’i taklit ettiğini iddia ederek; “Hem velisinin izni olmadan hem de şahit bulundurmadan.” Evlendiğini söylerse bu caiz değildir. Yani, İmam-ı Malik’e göre şahitsiz ve Hanefi mezhebine göre velisiz nikahı akdederse sahih olmaz. Çünkü böyle bir nikah ne Hanefi mezhebine göre, ne Şafii mezhebine göre ve ne de İmam-ı Malik’e göre akdedilmiş sayılmaz.

    Usul âlimleri, birbiriyle bağlantısı olmayan iki hadisede, iki ayrı mezhebin ictihadlarına tabi olmada mahzur görmemiştir. Mesela, Şafii mezhebine göre, abdest ve gusülde vücut organlarını ovmak şart değildir. Maliki mezhebinde ise şarttır.

    Şafii mezhebine göre, bir erkeğin âzâsı, bir kadının vücuduna dokunduğunda abdesti bozulur. Fakat Maliki mezhebinde bozulmaz. Bir kimse bu iki mezhebi taklit ederek abdest organlarını ovmadan abdest alır, bir âzâsı bir kadının vücuduna dokunduğu halde namaz kılarsa her iki mezhebe göre de sahih olmamış olur. Hanefi mezhebine göre ise abdest ve gusülde vücudu ovmak şart olmadığı gibi, erkeğin bir âzâsı, kadının vücuduna dokunması halinde de abdest bozulmaz. Bunun için böyle bir namaz Hanefi mezhebinde sahih olur. Bu telfik icmaya muhalif değildir.

    Ayrıca dört hak mezhepten başka bir mezhebi taklit etmek caiz değildir. Bu hak olan dört mezhepten birini taklit eden kimse, ölünceye kadar o mezhepte kalması da şart değildir. İstediği zaman tamamen veya kısmen diğer hak mezhepleri taklit edebilir. Yalnız taklit etmenin altı şartı vardır. Bunlar:

1-      Bir meselede bir mezhebi taklit etmek için o meselede o mezhebin şartlarını ve vaciplerini bilmek gerekir. Mesela, Hanefi bir kimse, abdest hususunda Şafii mezhebini taklit edecekse, abdestin şart ve vaciplerini Şafii mezhebine göre bilmesi ve onlara riayet etmesi gerekir.

2-      Vuku’dan sonra olmaması.

3-      Keyfi değil, meşru bir sebebe dayalı taklit etmek,

4-      Hanefi ve Şafii gibi müctehid-i mutlak veya Ebu Yusuf gibi müçtehid fil-mesa’il gibi bir müçtehidi taklit etmek.

5-      Telfik etmemek.

6-      Kadı’nın hükmüne muhalefet etmemek.

Zamanın değişmesiyle hüküm değişir mi?

İslam dininin dört ana kaynağı vardır. Bunlar; kitap, sünnet, icma ve kıyastır. Kur’an-ı Kerim’de herhangi bir meselenin hükmü belirtilmişse o hükümle kesinlikle amel edilmesi lazımdır. Sünnet ise Hz. Muhammed sallallâhu aleyhi vesellemin söz, fiil ve söylenmiş veya yapılmış bir şeye müdahalede bulunmamasıdır. İcma ise müctehid ve âlimlerin herhangi bir konu üzerinde ittifak etmeleridir. Kıyas; hakkında ayet, hadis ve icma gibi hükümlerin olmadığı herhangi bir meseleyi, belirlenmiş bir meseleyle aralarındaki illet (sebep) dolayısıyla benzeterek hüküm çıkarmaktır.

    İslam dini bunlara ilaveten, örf ve adetlere de yer vermektedir. Kur’an ve Sünnet’te hükmü belirtilmeyen herhangi bir meselenin hükme bağlanmamasında Kur’an ve Sünnet’e muhalefet etmeyen örf ve adetlere müracaat edilir. Buna göre, örf ve adet değişirse o hüküm de değişir. Burada açıklandığı gibi, zamanın değişmesiyle Kur’an ve sünnetin hükmü değişmez. Sadece Kur’an ve sünnete muhalefet etmeyen örf ve ayetlerin hükmü, zamana göre değişebilir.

Sünnet terk edilip yalnız Kur’an ile amel edilir mi?

Bazı insanları görüyoruz ki, yalnız Kur’an-ı Kerim’in getirdiği ilahî hükümleri kabul edip, dinin diğer temel kaynakları olan sünnet, icma ve kıyas’ı reddediyorlar. Maksatları ise halkın itikadını bozmak ve saptırmaktan ibarettir. Bunlar, Kur’an-ı Kerim’i tek mezhep olarak kabul edip, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellemin sünnetini ve İslam’ın diğer delillerini hafife alırken, işlerine gelen hadisleri kabul edip gelmeyeni reddederler.

    Bu insanlar, şuurlu Müslümanları aldatamadıkları gibi takdir de göremezler. Malumdur ki Müslümanlar, Kur’an-ı Kerim’de nazil olan İlahî hükümlere inanıp onlara uymaya mecbur oldukları gibi, hadislerde buyrulan dini hükümleri de kabul etmeye mecburdurlar.

    Bunlar arasında beri tefsir, hadis, fıkıh ve diğer sahalarda yazılmış olan, bütün ilim ve fikir ehlinin takdirini kazanan çok kıymetli eserleri hiç dikkate almazlar. Evet, Kur’an-ı Kerim’in gölgesine sığınarak yanlış yönlendirmede bulunan kimse hiç olmazsa şunu bilmelidir ki, bir Müslüman ne kadar bilgisiz de olsa Kur’an-ı Kerim’in Allah kelamı olduğuna katiyen şüphe ve tereddütü olmadığı sünnet-i seniyyenin de İslam’ın ikinci bir delili ve dayanak noktası olduğunu kesin olarak bilir ve öyle de inanır.  

    Şu halde; “İslam dininin esası yalnız Kur’an-ı Kerim’dir, biz yalnız onda olan hükümlerle amel ederiz, onun haram dediğine haram, helal dediğine helal deriz” diyerek, sünneti dikkate almamak, ona kıymet vermemek, Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellemin değerini ve görevini idrak etmemektir. Kur’an-ı Kerim’i tebliğ eden ve en başta tefsir eden O’dur. Peygamberimiz sallallâhu aleyhi vesellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: “Ey İnsanlar! Size iki şey bırakıyorum. Onlara sımsıkı sarılırsanız, hiçbir zaman dalalete düşmezsiniz. Onlar; Allah’ın kitabı ve peygamberinin sünnetidir.” (İmam Malik)

    Ulemanın bir kısmı şöyle demiştir: “Sünnetin getirdiği her hükmün, uzak veya yakın Kur’an-ı Kerim’de aslı vardır. Sünnet, sonuçta, Kur’an-ı Kerim’e ulaştırır. Onun öz halini açıklar, anlaşılmayan konuları ise açığa kavuşturur.

     Allah-u Zülcelâl bir ayet-i kerimede Hz. Peygamber sallallâhu aleyhi vesellem hakkında şöyle buyurmuştur: “O kendiliğinden konuşmamaktadır.” (Necm; 3) Allah-u Zülcelâl başka bir ayet-i kerimede ise şöyle buyurmuştur: “Resulüm size neyi verdiyse (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakının.” (Haşr; 7)

       Bazı müfessirler bu ayet-i kerimeyi şöyle tefsir etmişlerdir: “Peygamber size her ne verdiyse onu alın, almayın dediğini almayın, yapmayın dediğini yapmayın ve Allah’tan korkun da Allah’ın ve Peygamberin emirlerine karşı gelmekten ve birbirinizin hakkını yemekten, hıyanet eylemekten sakının…”

      Şu hale göre, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet’ten birini ihmal etmek, İslam dinini anlamamaktan doğan bir hastalıktır ve bir dalalettir. Mesela, Kur’an-ı Kerim namaz kılmayı emretmiştir. Fakat namazın nasıl kılınacağı Sünnet’te geçmektedir. Demek ki mecburen, namaz, hem Kur’an-ı Kerim’den hem de sünnetten öğrenilir. 


 
  Bugün 23 ziyaretçi (42 klik) kişi burdaydı!  
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=